Transatlantik: İran Savaşı'nda son durum | Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan anlaşması

12.08.2026 medyascope.tv

12 Ağustos 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba iyi günler. ‘Transatlantik'le karşınızdayız. Washington'da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar'la dünyayı ve evet, Türkiye'yi de konuşacağız tabii. Merhaba arkadaşlar. Gönül, sen geçen hafta yoktun, seninle başlayalım. Önce İran Savaşı’nı konuşalım diyeceğim ama ortada savaş var mı yok mu şüpheye düştüm. Olay sürekli Hürmüz Boğazı'na endekslenmiş durumda, birtakım laflar dolaşıp duruyor. Bir de Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik yaptığı saldırılar var. En son Trump’ın "İran bizimle anlaşmak istiyor" diye bir konuşmasını gördüm. Artık Trump'ın laflarını takip etmek çok yorucu, her gün başka bir şey söylüyor. Sonuçta savaş bitmedi ama sürmüyor da öyle değil mi?
Gönül Tol: Aslında düşük yoğunluklu olarak sürüyor Ruşen. Haziran’da bir ateşkes mutabakatı vardı biliyorsun, ama o ihlal edileli çok oldu. Daha dün zannediyorum Amerikan helikopterleri İran hedeflerine saldırdı. Dolayısıyla bir çatışma söz konusu. Ama söylediğinde haklısın, uzunca bir süredir savaş bütünüyle Hürmüz'e odaklanmış durumda. Orada da aslında İran elini yükseltti. Yakın bir zamanda, birkaç gün evvel Amerika'ya yeni taleplerle geldi: "Eğer Hürmüz'ün açılmasını istiyorsanız ek taleplerim var" dedi. Amerika'nın İran'a uyguladığı yaptırımları kaldırarak, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasını talep etti. İran limanlarına yönelik bir Amerikan ablukasının sona erdirilmesini talep etti. Amerika'nın İran'a yeniden saldırı düzenlemeyeceğine dair garanti vermesini istedi ve aynı zamanda da İran'a savaş sırasında verilen zararın tazmin edilmesini talep etti. Tabii bunlar çok ağır talepler. 17 Haziran'da yine Amerika ve İran arasında bir mutabakata varılmıştı, o mutabakat metninde talep edilen şeylerin çok ötesinde bunlar. İran el yükseltiyor. Dün de Trump "O zaman İran da bizim zararımızı tazmin etsin. Yüzlerce Amerikan askeri öldü, 50 yıldır İran'a bağlı gruplar tarafından öldürüldü, o zaman onlar da bizim zararımızı karşılasınlar" dedi.
Öyle bir noktadayız ki, İran, Trump yönetiminin artık ümitsiz bir şekilde bir an evvel Hürmüz'ün açılmasına ihtiyaç duyduğunu görüyor. Bu nedenle taleplerini arttırıyor. Bir de tabii İran rejimi içerisinde bir sürtüşme var. Cumhurbaşkanına yakın, "Hadi artık uzlaşıya varalım" diyen bir kamp var, bir de daha şahin bir kamp var. O şahin kamp “Aslında Hürmüz kartı bizim elimizi onlarca yıldır hiç olmadığı kadar güçlendirdi, dolayısıyla çok daha fazlasını talep etmeliyiz” diyor. Trump'ın önünde seçimler var. Petrol fiyatları nedeniyle zor durumda, İran'ın elinde dünya ekonomisini etkileyen bir koz var, bunu daha efektif kullanması gerektiğini söylüyor. İran'ın Amerika'dan talep ettiği son şeyler, bana o şahin kanatın aslında bir parça güç kazanmış durumda olduğunu gösteriyor.
Buradan ne yöne evrilecek bu? Mesele Hürmüz'e odaklanmış durumda. Bence İran Hürmüz'de artık sonsuza kadar bir şekilde kontrolü devam ettirecek. Bu konuda da farklı şeyler var. Mesela Umman ve İran arasında müzakereler yürütülüyor ve Katar bir açıklama yaptı, "Hürmüz konusunda müzakereler yürütülüyor, bu müzakerelerin sonuna gelindi. Yani taraflar anlaşmak üzere" dedi. Bu neden önemli? Dediğim gibi, Hürmüz konusunda artık İran'ın istediği şey şu; Savaş başladığından bu yana, İran, Hürmüz üzerindeki kontrolünü askeri araçlarla sağlıyordu. Fakat bu çok sürdürülebilir bir şey değil. Bu İran'ın yararına bir şey değil, çünkü sonuçta Hürmüz'ün jeostratejik önemini koruması, İran açısından son derece önemli. Oysa askeri araçları kullanarak Hürmüz’ü bloke etmesi, komşu ülkeleri alternatif arayışlara itiyor. Daha geçen hafta Kuveyt ve Suudi Arabistan yeni boru hatlarından bahsediyordu, ki Suudi Arabistan ya da Birleşik Arap Emirlikleri gibi finansal olarak rahat ülkeler, bu boru hatlarını birkaç yılda inşa edebilirler. O durumda da artık Hürmüz Boğazı'nın jeostratejik önemi azalır. Dolayısıyla İran artık bu askeri baskıyı devam ettirmek yerine, bunu uzun soluklu kurumsal bir çerçeveye, yasal bir çerçeveye oturtmaya çalışıyor. Tıpkı Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki kontrolü gibi. Biliyorsun Montrö Anlaşması çerçevesinde yasal bir çerçeve, bir öngörülebilirliği var ve dünyanın kabul ettiği, onun da getirdiği bir meşruiyet söz konusu. İşte İran da böyle bir model istiyor Hürmüz'de. Umman'la yürüttüğü görüşmelerin özünde de bu var. Umman ve İran böyle bir rejim kuracak ve bu rejim sayesinde Basra Körfezi'ne giren çıkan gemiler kontrol edilecek. Farklı senaryolar konuşuluyor; bir kısmı ‘’Basra Körfezi'ne girenler İran karasularından girecek, İran'ın kontrolünde olacak. Körfez'den çıkanlar Umman'ın kontrolünde olacak’’ diyor. Geçiş parası meselesi var, Amerika buna çok karşı çıkıyor. İran, uluslararası hukuka aykırı olduğu için buna "geçiş parası" demek istemiyor, onun yerine, Türkiye’nin de yaptığı gibi "hizmet bedeli" diyor.
Velhasıl, İran ve Umman arasındaki müzakereler nereye varırsa varsın, Hürmüz'ün etrafında yeni bir rejim şekilleniyor ve bu rejim, İran rejimine kontrol veriyor. Bu noktada ‘’Trump bunu kabul eder mi etmez mi?’’ meselesi var. Bence etmek durumunda kalacak. Çünkü tıpkı İran rejiminin öngördüğü gibi, Trump'ın eli çok sıkışmış durumda ve bir an evvel bu savaş bitsin, Hürmüz sorunu çözülsün istiyor.

Ruşen Çakır: Ömer, Gönül'ü dinleyince iki şeyi fark ettim. Birincisi; İsrail biraz devre dışı sanki, ama bundan memnun olmadığını varsayıyorum. İsrail İran'ın rahat etmesini tercih edecek bir ülke değil. İkincisi, sanki İran’ı daha avantajlı gibi hissettim. Baştan beri konuştuğumuz bir husus bu. İran başta çok büyük darbeler aldı, ama sonra olay bir rejimin yıkılmasına ve kara harekâtına dönüşmeyince, sanki İran toparladı ve hatta avantaj kazandı gibi. İki soruyu birleştirip sormak istiyorum sana: İran'ın kârlı gibi göründüğü bir yerde İsrail devre dışı kalmaya tahammül eder mi?
Ömer Taşpınar: Tepkinde de haklısın Ruşen. İsrail şu anda devre dışı, fakat asıl korkusu bir anlaşmaya varılması. Yani İran'da rejimin bu savaştan güçlenerek çıkması. Netanyahu daha geçtiğimiz haftalarda Beyaz Saray'a da gelerek, Trump'a anlaşma yapmaması yönünde baskıda bulunuyor. Trump da onu dinlemek istemiyor artık. Çünkü Trump "Ben senin yüzünden bu savaşa girdim, senin bana sunduğun senaryoda bu rejim birkaç gün içinde çökecekti, öyle olmadı. Şimdi gelip bana ne yapmam gerektiğini söyleme" diyor. Trump'ın Netanyahu ile arasında artık daha soğuk bir ilişki var, bunu biliyoruz, en azından medyaya da çıktı. Ama tabii bu soğukluğa rağmen ilişkiler devam ediyor. İsrail açısından kâbus senaryosu, İran'ın tazminat alması, İran'ın dondurulmuş varlıklarının bir şekilde geri verilmesi, Hürmüz üzerinde bir kontrol sağlaması ve tabii ki en büyük kâbus, nükleer konuda da geçmiştekine benzer bir anlaşmaya doğru gidip, küçük bir oranda nükleer zenginleştirmeye dönen bir İran. Bu, İsrail'in bu savaştan hiçbir şey kazanmadığını gösterecek ve İran'ın, bu savaş nedeniyle en azından yıkılmadığını, hatta belirli açılardan güçlenerek çıktığını gösterebilir. O yüzden İsrail açısından bir kâbus senaryosu bu.
Peki İran kazanıyor mu? Gönül'ün anlattığı senaryoda İran şu anda kazançlı. Fakat uzun dönemde bu kazanç devam ederse, Hürmüz üzerinde böyle bir abluka, kendisinin, Türkiye'nin Montrö üzerinden kurduğu gibi bir egemenliği sürerse… Tabii Montrö Anlaşması’nda Boğazlar bütünüyle Türkiye hâkimiyetinde.  İran’ın Umman'la yapacağı anlaşma çok önemli. İran Umman’la bir yere getirebilirse, uluslararası su olmaktan çıkarıp bunu iki ülkenin daha ciddi kontrol ettiği bir boğaz haline getirebilirse, bu, Amerika açısından kabul edilmez. Çünkü uluslararası hukuka göre burası sonuçta uluslararası deniz. Savaştan önce buradan geçiş gayet rahattı. Dünya petrol tüketiminin %20'si buradan geçiyordu zaten. Şimdi böyle bir silah belirdi İran'ın elinde. Belki de nükleer silahtan daha da kolay kullanabildiği bir silah. Şu anda İran'ın bunu elinde tutması anlaşılır. ‘’Madem Hürmüz Körfezi üzerindeki egemenliği bu kadar önemliydi, İran bunu neden daha önce yapmadı?’’ diye çok soran oluyor. Çünkü sonuçta bu, İran'ı da yaralayan bir şey. İran burayı abluka altına alıp kapattığı anda, kendi ekonomisi de bundan çok ciddi etkilenecekti, Çin'le ilişkileri bozulabilirdi. Ama bir ölüm kalım savaşı olunca, İran zaten kendi ekonomik durumunu düşünecek veya Çin'i düşünecek bir durumdan çıktı, canhıraş bir şekilde bu silaha, Hürmüz Körfezi'ne sarıldı ve bunu sonuna kadar da kullanmak istiyor.
Ama Gönül'ün anlattığı şey önemli. Bunu sonuna kadar kullanmak, eğer bunun üzerinde böyle yıllarca bir hakimiyet kurmaksa, alternatifler doğacaktır. Bu alternatiflerin doğması, yaklaşık en azından 1,5- 2 yıllık bir zaman dönemi. Yani birdenbire Hürmüz Körfezi'ne alternatif petrol boruları ve demiryolu ağları, lojistik sistemler çıkmayacak. İran'ın önünde bir bakıma kullanabileceği 1,5 yıllık bir dönem var. O dönem içinde zaman İran'ın lehine olabilir, ama onun sonrasında, alternatif yollar geliştiğinde İran'ın jeostratejik olarak bir zarara uğrayacağını söyleyebiliriz. Ama İran şu anda 1,5-2 yıl sonrasını düşünecek durumda değil. İran şu anda önündeki 3-4 ayı düşünmek istiyor ve önümüzdeki 3-4 ayda da çok önemli bir gelişme olacak, o da Amerika'daki ara seçimler. O ara seçimlere kadar bu silahı elinde tutmak istiyor ve bu, 1979'u hatırlatıyor.
1979'da İran'da İslam Devrimi olduğunda, Amerikan Büyükelçiliğine girilmişti ve Amerikalı diplomatlar rehin alınmıştı. Carter döneminde oldu bu. Carter bu rehinelerin serbest bırakılması için yaklaşık bir yıl uğraştı ama İran rehineleri serbest bırakmadı. Carter seçimleri kaybettikten birkaç hafta sonra, Reagan’ın göreve gelmesinin hemen öncesinde bıraktı rehineleri. Yani bir bakıma Carter'a bir ceza kesti. Carter'ın seçimleri kaybetmesinde, ekonomi, petrol fiyatlarının artmış olması, İran'la yaşanan fiyasko çok büyük rol oynamıştı. Şimdi aynı senaryo üzerine bir sürü yazı okuyorum ben. Tıpkı 1979'da olduğu gibi, şimdi de ipler biraz Tahran'ın elinde. İran'daki rejim, Trump'ın ara seçimleri kaybetmesini istiyor. Tabii Trump seçimi kaybetse bile iktidarda kalacak, burada öyle bir fark var. Ama eğer Kongreye ve senatoya "mavi bir dalga" gelirse,’’ bu, ekonomi nedeniyle olacak’’ tahmini var. Ekonomiyi de şu anda zorlayan en büyük konu petrol ve benzin fiyatları ve Trump bunun farkında.
O nedenle en başta sorduğun soruya dönelim: ‘’Savaş bitti gibi gözüküyor. Savaş var mı?’’ diyorsun ya, aslında savaş düşük yoğunlukla devam ediyor olsa bile Trump'ın ve İsrail'in de istediği şey, bir şekilde İran'a çok daha büyük bir askerî operasyon, yani savaşın bütün haliyle tekrar başlaması, Amerikan uçaklarının günde 150 sorti yaparak İran'daki bütün askerî hedefleri tekrar vurmaya başlaması, İran'ın lehine gelişebilecek bir durum. Çünkü o durumda petrol fiyatları iyice artacak, zaten zayıflamış olan diplomasi umudu bütünüyle bitecek ve Amerika, birkaç ay sonra yaşanacak seçimlere savaş halinde girecek. İşte bu İran'ın işine gelir, Trump'ın işine gelmez. O yüzden Trump her ne kadar iki haftada bir büyük tehditlerde bulunsa bile, dünya buna çok alıştı, artık kimse bunu ciddiye almıyor. Borsalar bile ciddiye almıyor, borsada oynama bile aynı derecede olmuyor, Trump konuşuyor ama bir şey çıkmayacak. Trump tehdit etse bile bir şey olmuyor. Ama borsa bunu ne zaman ciddiye alır, ne zaman ekonomide daha ciddi, somut durum yaşanır? Tekrar savaş başlarsa. Sen Türkiye'den baktığında "Evet savaş tekrar başladı" dediğin anda, 120 dolar, 150 dolar, hatta uzun dönemde daha da artması söz konusu olur. Petrol fiyatları şu anda biraz sakinleşti, ama hâlâ ciddi bir artış var. Bu da zaten Amerika'da yüksek giden enflasyonun daha da artmasına neden olur. O nedenle Trump bir şekilde anlaşmaya varmak istiyor, ama İran kazanan taraf olduğunu düşünüyor. Kazanan taraf olduğu için de tazminat, ekonomik açıdan yaptırımların kaldırılmasını istiyor, Amerika ise buna yanaşmıyor.

Ruşen Çakır: Evet, diğer konumuza geçelim. Aslında diğer konumuz bir şekilde İran Savaşı’yla da alâkalı. Çünkü işin içerisinde Suudi Arabistan, uzaktaki Pakistan ve yine savaşın dibindeki Türkiye var. Bu üç devlet arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı. Türk kamuoyu çok fazla ilgilenmedi, biraz da sürpriz oldu. Aslında konuşuluyordu ama hızlı bir şekilde oldu. Tabii burada şu ana kadar en çok dile getirilen husus, NATO'daki o meşhur madde gibi, “taraflardan birine yönelik saldırı diğerine de yapılmış sayılır” meselesi. Bir diğer husus, Pakistan'ın nükleere sahip olması, Suudi Arabistan'ın, kabaca paraya, Türkiye'nin de stratejik öneme, büyük bir jeopolitik konuma ve büyük bir orduya sahip olması ve NATO üyesi olması. İlginç bir anlaşma. Biraz önce, bu anlaşmaya Mısır da dahil olmak istiyormuş ama Suudi Arabistan istemiyormuş gibi bir haber gördüm. Bu böyle önü açık, başka katılımlara açık bir anlaşma mı? Buradaki esas hikâye ne? Bu stratejik bir olay değil mi Gönül?
Gönül Tol: Evet, ona geçmeden önce Ömer "İran neden bugüne kadar bu Hürmüz kartını kullanmadı?" diye çok önemli bir şey söyledi, Buna Obama yönetiminde dışişlerinde çalışmış, İran yaptırımları ekibinde önemli görev almış bir isim olan Edward Fishman bu soruya şu cevabı veriyor: "Biz Amerikan yönetiminde çalışırken, ‘İran Hürmüz'ü kapatabilir mi?’ senaryolarını düşündük. Biz bu senaryoları düşünürken temel varsayımımız, İran, kendi topraklarına doğrudan ve ciddi bir saldırı olursa misilleme olarak bu adımı atabilirdi. Fakat mesele, kapatır mı kapatmaz mı? Evet, kapatır ama nasıl kapatacağı konusunda bir varsayımımız vardı, o da deniz mayınlarını kullanarak bunu yapacağını varsaymıştık. Hürmüz'e deniz mayınlarını döşeyecek, dolayısıyla kimse geçemeyecek. Tabii biz bu varsayımla hareket ettiğimiz için ‘İran eğer deniz mayınlarını döşeyerek bunu yaparsa, bu, kendisi açısından da bir intihar olur’ diye düşündük. Çünkü mayın dediğiniz şey, oradan geçen İran gemisi mi, Suudi Arabistan gemisi mi gözetmez, fark etmez. Dolayısıyla, kendi petrolünü de satamayacağı için buna cesaret edemez. Biz bu varsayımla hareket ettik. Fakat bugün geldiğimiz noktada bizim göz önüne almadığımız şey, İran’ın dronları ve füzeleri kullanarak Hürmüz'ü kontrol etmesiydi. Dolayısıyla müttefik ülkelerin geçmesine izin verdi, kendisine düşman gördüğü ülkelerin gemilerinin geçişini engelledi ve bir taraftan da kendi petrolünü satmaya devam etti. Petrol fiyatları arttığı için bundan çok da kâr etti.’’ Neden bunu daha önce yapmadı? Çünkü elinde dron, füze gibi yeni araçlar var ve bunları kullanarak bunu yaptığı için, bu kadar uzun süredir, yanılmıyorsam 5 aydır devam ettirebiliyor. Eğer orijinal varsayımdaki gibi deniz mayınları olsaydı, İran’ın kendi ekonomisi buna dayanamazdı, onu eklemek lazım.
Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ortak savunma paktına gelelim. Sen, “Suudilerin parası, Pakistan'ın nükleeri, Türkiye'nin jeopolitik önemi var” dedin ya, tabii Türkiye'nin bir de çok başarılı bir savunma sanayii var. Bence bu anlaşmanın özünde, en azından Türkiye açısından bakıldığında temel motivasyon, o savunma sanayiinin önünü açmak, yani finansman bulmak, ki orada Suudi Arabistan'ın bir finansman kaynağı olarak öne çıktığını görüyoruz. Savunma sanayiinin önünü açmak, finansman bulmak, ihracat pazarını genişletmek ve bu tür savunma işbirliklerini daha arttırmak. Ben temel motivasyonun bu olduğunu düşünüyorum. Tabii ki Türkiye'nin öne attığı bir bölgesel sahiplenme konsepti var. Amerika'ya bölgesel mekanizmalar yaratma, dış güçlere bağımlı olmayan, Karadeniz'deki gibi bölgesel sorunlara bölgesel çözümler üreten bir irade var. ‘’Ortadoğu'da da bunu yapalım’’ diyordu. Bu önemli bir motivasyon olmakla birlikte, ben bunun Türkiye açısından ikinci bir motivasyon olduğunu düşünüyorum.
Hakan Fidan'ın bu yaptığı açıklamada dikkatimi çeken şu oldu: "Biz Suudi Arabistan ve Pakistan'la imzaladığımız savunma paktına son hâlini, 2 yıl 8 aydır vermeye çalışıyoruz" dedi. Bence orada verilmeye çalışılan mesaj, "Gerçekten bu İran'a yönelik bir şey değil" mesajıydı. Çünkü “2 yıl 8 ay önceden bu yana nihai şekline sokmaya çalışıyoruz” ne demek? Aralık 2023'ten bu yana demek. Aralık 2023'e gelindiğinde aslında mutabakat hazırmış, fakat detayları konuşuyorlarmış. Bu ne demek oluyor? Muhtemelen bu müzakereler taraflar arasında 2023'ün başında başladı. Bu neden önemli? 2023'te Trump yoktu, İran Savaşı başlamamıştı, 7 Ekim bile olmamıştı. Dolayısıyla Türkiye açısından 2023 konjonktürünü düşünürsek, Türkiye'nin, özellikle seçimlerden sonra savunma sanayiinin önünü daha çok açmaya yönelik o irade çok güçlendi. O nedenle ben Türkiye'nin birincil motivasyonunun bu olduğunu düşünüyorum.
Suudi Arabistan açısından 2023 konjonktürünü düşünelim. Suudi Arabistan'ın 2030 Vizyonu'nda, aslında yerli sanayi üretimini geliştirme iradesi çok güçlü. Muhammed Bin Selman'ın vizyonunda, ‘’mümkün olduğu kadar Türkiye'nin yaptığı gibi yerli sanayiyi güçlendirelim’’ vurgusu var. Tabii bu anlamda Türkiye ile zaten hâlihazırda var olan o savunma işbirliği bu paktla daha da derinleşecek. Suudiler açısından o vizyona hizmet eden bir tarafı var.
İkinci motivasyon, zaten her ne kadar Trump ikinci kez başkan olmadan önce bu müzakereler başlamış olsa da aslında 2019 yılında Suudi Arabistan açısından dış politikaya ve Amerika'ya bakış açılarında bir dönüşüm oldu. 2019'da ne olmuştu? İran, Suudi Arabistan'ın enerji altyapısına saldırmıştı ve o dönemde Başkan Trump’tı. Trump, Suudilerin istediği kadar Suudi Arabistan'ın arkasında durmadı ve ondan sonra Körfez ülkelerinin, dış politikalarında "Daha çok diplomasiye önem verelim, militarist politikadan kaçınalım, İran'ı izole etmek yerine İran'ı angaje edelim" gibi vizyon değişikliğine gittiğini gördük. Hatırlayalım, Çin'in arabuluculuğunda bir angajman süreci olmuştu İran'la. Dolayısıyla 2019'dan itibaren dış politika vizyonlarını revize ettikleri bir dönemin önü açılmıştı. Bu vizyonun içerisinde, savunma iş birliklerini çeşitlendirmek ve Amerika'ya daha az dayanan bölgesel mekanizmalara yatırım yapma iradesi de vardı. Suudiler açısından bu anlaşmanın önemi o bence. Pakistan açısından bakarsak, Pakistan, bölgede çok daha yüksek profilli bir rol oynamak isteyen bir ülke, fakat başaramadı.
Pakistan açısından bu pakt, Ortadoğu’ya girişini, o profili yükselten bir faktör. Dediğim gibi, zaten Pakistan'ın hem Türkiye ile (Pakistan'ın Çin'den sonra en yakın savunma müttefiki, Türkiye)- hem Suudi Arabistan'la ciddi bir savunma işbirliği var. Bu anlaşmayla birlikte bu, kurumsallaşmış oluyor. Pakistan açısından bir diğer motivasyon, yatırım çekme. Mesela Pakistan'da, Suudilerle savunma işbirliğine paralel bir süreç ilerledi hep. Yani bir taraftan da hep Suudi yatırımını çekmeye çalıştılar ve bu paktla, bir ekonomik bakış açısı olduğunu eklemek gerekiyor.
Son olarak NATO'nun 5. madde mevzusunu söyleyeyim. Hakan Fidan "Evet, tıpkı NATO'nun 5. maddesinde olduğu gibi" dedi. Ama orada "teknik olarak" diye bir sözcük kullandı, ben onu çok önemsedim. Çünkü NATO'nun 5. maddesine baktığımızda kâğıt üzerinde "Birimize yapılmış saldırı hepimize yapılmış kabul edilir" gibi bir mekanizma var. Fakat bu madde NATO'nun tarihinde sadece bir kez kullanıldı. O da 11 Eylül'den sonra. Aslında burada Hakan Fidan'ın bence söylemeye çalıştığı şey şuydu: Kâğıt üzerinde bu olabilir, ama tabii bu da müzakereye tâbi.’’ Diyelim Suudi Arabistan'a bir saldırı oldu, Türkiye, otomatik olarak Suudi Arabistan'ın savunmasında rol alacak anlamına gelmiyor. Ben bunu anladım o vurgudan. Nitekim şimdi Türkiye'ye bir saldırı olsa Türkiye Suudi Arabistan'dan mı yardım isteyecek, Pakistan'dan mı yardım isteyecek? Türkiye NATO müttefiki bir ülke. Pakistan'la Suudiler arasında zannediyorum 2025’in Ekim ayında savunma anlaşması imzalanmıştı. Sonra İran misilleme olarak kaç kez saldırdı Suudi Arabistan'a. Bu durumda otomatik olarak Pakistan'ın devreye girmesi gerekirdi. Tamam, Pakistan askeri yardım gönderdi ama çok daha sınırlı ve çok geç geldi o yardım. Bir savunma ittifakı içerisinde olmalarına rağmen, Pakistan, otomatik olarak Suudi Arabistan'a hemen hava savunma, asker vs. göndermedi. Onun yerine Pakistan ne yaptı? İran ve Amerika arasında arabulucu olmaya çalıştı, müzakereleri yönetmeye çalıştı. Dolayısıyla bu "NATO'nun 5. maddesi" vurgusu, bence bizim kulağımıza gelenden çok daha az ciddi bir madde.
Bir de şöyle bir problem var: Bu paktın bağlayıcılığının ne kadar altı çizilirse, bence Mısır gibi katılması beklenen ülkelerin katılımı o kadar zorlaşıyor. Mesela Mısır’ın İsrail'le bir savunma işbirliği anlaşması var. Yani herhangi bir başka savunma paktına katılmadan önce onu gözetmek zorunda. Ya da Hindistan'la veya Birleşik Arap Emirlikleri'yle çok farklı düzeyde bir ilişkisi var; bütün bunları gözetmek zorunda. O yüzden siz bu paktın bağlayıcılığına ne kadar vurgu yaparsanız, potansiyel üyeleri o kadar korkutmuş oluyorsunuz.

Ruşen Çakır: Ömer, seninle devam edip noktalayalım bugünkü yayını. Önemli bir olay değil mi sonuçta bu yapılan? Özellikle Pakistan coğrafi olarak bayağı uzakta kalıyor, ama sonuçta Pakistan'ın nükleer meselesi var, ki İran meselesinin de çıkış nedeninin nükleer olduğunu biliyoruz.
Ömer Taşpınar: Bence yüzeysel olarak bir sansasyonel yönü olan bir haber. Müslüman dünyasında üç önemli ülke birdenbire bir araya gelip NATO'nun 5. maddesine benzer şekilde "Birimize yapılan bir saldırı, öbürüne yapılan bir saldırıdır, dolayısıyla birbirimizle kenetleniyoruz" dedi. Bir yüzeysellik içinde baktığında, gerçekten kenetlendiklerini düşündüğünde önemli. Ama biraz derine indiğinde, bence içi boş denebilecek bir anlaşma. Çok basit nedenlerle. Hele 5. maddeye filan atıfta bulununca iyice içinin boş olduğu gösteriliyor. Bugün Rusya niye Polonya'ya saldırmıyor? Çünkü Polonya'ya saldırdığı anda 5. madde nedeniyle NATO'yla bir savaş içine girecek, Amerika ve Avrupa'nın NATO üyeleri çok daha ciddi devreye girecek. Peki, Hindistan Pakistan'a saldırdı, Türkiye ne yapacak, Hindistan'a mı saldıracak? Gönül örneğini verdi: İran Suudi Arabistan'a saldırdı, Türkiye ne yapacak, F-16'larını kaldırıp İran'a mı saldıracak? Pakistan İran'a mı saldıracak? Hayır, diplomasiden bahsedecek. Yani burada birbirine kenetlenmiş, beraber operasyon yapabilen, ciddi caydırıcılığı olan bir ittifaktan bahsetmiyoruz.
Peki ama bu niye önemli? Çünkü yüzeysel olarak baktığında, bu ülkelerin hepsi bir arayış içinde ve mevcut durumlarından çok memnun değiller. Amerika'dan memnun değiller. Suudi Arabistan özellikle değil. Türkiye zaten stratejik otonomi arayışı içinde epeydir. Pakistan da Türkiye'yi ve Suudi Arabistan'ı da arkasına alarak, bir bakıma Hindistan'a karşı "Bakın benim Müslüman dünyasında iki en önemli ülkeyle çok organik, ciddi bir ittifakım var" demek istiyor. Peki Hindistan bunu çok ciddiye alıyor mu? Belirli açılardan alıyor, ama eminim Hindistan, yarın bir gün Pakistan'a savaş açtığında "Aman saldırmayalım, şimdi Suudi Arabistan ve Türkiye Pakistan'ın yardımına gelir, bize savaş açar" diyecek bir ülke de değil.
Fakat şu açıdan önemli: Ortadoğu'da çok kutuplu bir yere doğru gidiyoruz. Birleşik Arap Emirlikleri'yle İsrail'in istediği bir Ortadoğu var. Birleşik Arap Emirlikleri’yle İsrail'in istediği Ortadoğu'da, adı ‘’I2U2’’ olan ve Hindistan, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin kurduğu dörtlü bir uluslararası işbirliği grubu kuruldu. Bu grup, adını, ülkelerin İngilizce baş harflerinden almaktadır: İki "I" harfi, Hindistan (India) ve İsrail'i (Israel), iki "U" harfi ise ABD (USA) ve BAE'yi (UAE) temsil ediyor. Bu dörtlünün, Ortadoğu’da, çok ciddi askeri boyutu olmayan, ama ekonomik olarak serbest ticaret anlaşması ve teknolojik boyutu olan, yapay zekâ üzerine ciddi yatırımların yapıldığı, ticaret koridorlarının bahsedildiği bir vizyonu var. Buna karşı gelişen bir vizyon da var şu anda. Onun öncülüğünü de Suudi Arabistan yapıyor. Onun çizdiği vizyonda da, bir bakıma İsrail'e daha karşı durabilecek, Amerika'ya biraz daha mesafeli duran, arkasına, stratejik olarak, en azından sembolik olarak olsa da Türkiye'yi, Pakistan'ı alan bir vizyon.
Mısır niye girmedi bunun içine? Çünkü Mısır'ın Birleşik Arap Emirlikleri ile çok ciddi ekonomik ilişkileri var. Şunun altını çizmek lazım: Artık ‘’Körfez İşbirliği Örgütü’’ diye bir örgüt yok. Yani Körfez'de şu anda çok ciddi bir Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri kırılması var. Zaten bu iki vizyonun zaten ortaya çıkardığı iki kutuplu bir dünyaya doğru gidiyoruz. Suudi Arabistan'la Birleşik Arap Emirlikleri arasında adı konulmamış çok ciddi bir gerginlik var ve Amerika bunların arasında kalıyor. Her ne kadar Amerika Suudi Arabistan'ı kaybetmek istemese de, her ne kadar Suudi Arabistan'la İsrail'in arasını yapmak istese de gördük ne olduğunu. Bundan birkaç hafta önce nükleer konuda sözde bir anlaşma oldu, hemen arkasından Trump "Trump’lığını" yaptı ve “Suudi Arabistan'ın İbrahim Anlaşması'na imza atmasını bekliyoruz” dedi. Suudi Arabistan da diplomatik olarak böyle demese de, "Hadi oradan, nereden çıkarıyorsun bunu? Hiç böyle bir şey konuşmadık! Filistin meselesi varken, iki devlet de bir Filistin vizyonunu şart koymuşken, İsrail bu konumdayken, ben İsrail'le niye bir İbrahim Anlaşması yapayım?” dedi. Peki bu İbrahim Anlaşması'nı yapan ülke kim? Birleşik Arap Emirlikleri. Çıkıyor mu İbrahim Anlaşması'ndan? Hayır, çıkmıyor. Tam aksine, İsrail'le ilişkilerini daha da derinleştiriyor. Afrika'da, özellikle bu Afrika Boynuzu dediğimiz bölgede, Somali'de, Sudan'da, Yemen'de farklı oyunlar oynuyorlar. Hindistan konusunda farklı yerdeler. İki taraf da Hindistan'ı, kaybetmek istemiyor. Suudi Arabistan için Hindistan yükselen bir güç, ne de Birleşik Arap Emirlikleri’nin de Hindistan’la çok daha derin ilişkileri var.
Türkiye'nin Pakistan'la ilişkileri derinleştikçe, bence Hindistan'la ilişkileri ciddi olarak zedeleniyor. Ama Türkiye zaten Hindistan'ı kaybedilmiş olarak görüyor; Modi ile Erdoğan arasında zaten hiçbir zaman ciddi bir ilişki yoktu. O nedenle bu açılardan baktığımızda, bir, bu ‘’I2U2’’ dediğimiz, benim adından dolayı rock grubu olarak dalga geçtiğim grup, bir de, şu anda Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan var. Türkiye, buna Mısır'ın eklenmesini çok istiyor, çünkü Türkiye'nin istediği şey, çok daha geniş bir şemsiyede bir Ortadoğu güvenlik örgütü kurulması.
Bu anlaşmanın İran'la ilgili boyutundan bahsedeyim. İran ne düşünüyor bu konuda? Bence İran çok ciddiye almıyor bunları. Çünkü Suudi Arabistan hariç, Pakistan da Türkiye'de İran'la iyi ilişkiler içinde olduklarını, bu anlaşmanın İran'a karşı olmadığının altını sürekli çiziyorlar. Bence İran şu anda bu gelişmelere bakıyor. Zaten ekonomik olarak zor durumda; petrol satamıyor, limanları kapalı. Amerika İran'ın limanlarını abluka altına almış durumda, istediği gibi petrol satamıyor, ekonomik olarak Türkiye ve Pakistan'la ilişkilere muhtaç. Ama İran'ın gözü hep Çin'de. Çünkü asıl Çin, İran'ın tekrar bölgeye entegrasyonunda, tekrar ekonomisinin toparlanmasında büyük bir güç. Çin'le ilişkileri iyi oldukça, İran bunlara çok ciddi olarak tehdit olarak bakmıyor.
Son olarak, Çin bu anlaşmayı nasıl değerlendirdi? Senin en başında söylediğin gibi "Çok önemli bir anlaşma, Amerika sonrası bir Ortadoğu kuruluyor, bu ülkeler artık Amerika'dan kopmaya çalışıyorlar" dedi. Bunun da tabii ki bir propaganda boyutu var. Çünkü bu ülkeler Amerika'yla sorunlu, Amerika'dan belirli açılardan şikayetçi. Ama nihayetinde, eğer Suudi Arabistan'ın üzerine İran balistik füzeleri gelirse, bundan Suudi Arabistan'ı koruyacak ülke yine Amerika olacak; ne Pakistan, ne Türkiye devreye girip İran'a savaş açmayacak. Bir bakıma evet, Amerika'dan herkes şikayetçi, ama kısa dönemde Amerika’sız da yapamayacaklarını biliyorlar. Çin'le flört etmek istiyorlar, Rusya'yla flört ediyorlar, ama kısa dönemde, Körfez'in, Arap dünyasının, Ortadoğu'nun kurmuş olduğu güvenlik sistemi o kadar Amerika'ya bağlı ki, Amerika'dan her ne kadar şikâyet ediyor olsalar da kısa dönemde kopamıyorlar. Ama kısa dönemin altını çiziyorum. Uzun dönemde Çin bu gelişmelere bakıyor ve Amerika'nın bu savaşlarla daha da çöktüğünü düşünüyor ve kendisine doğru yönelen bir dünya sistemi görüyor. Amerika'yla ilişkilerini dengelemek isteyen ülkelerin kendisine doğru bir alternatif arayacağını görüyor Çin, o açıdan bu anlaşmadan çok memnun.
Gönül Tol: Bir iki şey ekleyebilir miyim Ruşen?

Ruşen Çakır: Tabii Gönül.
Gönül Tol: Eğer Suudi Arabistan'a saldırı olursa Pakistan mı gelecek onun yardımına? İran saldırdığında, Suudilerin, Körfez'in hava sahasını kim korudu? Amerikalılar. Hatta Birleşik Arap Emirlikleri’ni İsrail, Fransa ve İngiltere'den gelen uçaklar korudu.
İkinci eklemek istediğim şey de bu Çin mevzuu. Tabii bu çok daha detaylı tartışılması gereken bir şey, ama Çin, Pakistan'ın çok önemli bir savunma ortağı ve Suudilerin, Washington'daki toplantılarda söyledikleri bir şey var: ‘’Kısa vadede, hatta orta vadede Amerika'yı başka bir partnerle değiştirmemiz mümkün değil. Sonuçta bizim savunmamız Amerika'ya bağımlı. Ama biz bunu değiştirmek istiyoruz ve Çin de düşündüğümüz alternatifler arasında.’’ Pakistan-Suudi Arabistan-Türkiye savunma paktını ve Pakistan'ın Çin'le olan savunma işbirliğini düşündüğümüzde, Suudiler, Çin'le çalışmanın yollarını, Amerika'yı çok da ürkütmeyecek bir şekilde bulabilir bu anlaşma çerçevesinde. Bunu da eklemek istedim.

Ruşen Çakır: Evet çok teşekkürler Gönül Tol, Ömer Taşpınar, ‘Transatlantik'i burada noktalıyoruz. İzleyicilerimize teşekkürler, haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
23.08.2026 Furkan Vakfı olayı: Dindarın dindara yaptığı
22.08.2026 Artık kimse dağa çıkmasın!
21.08.2026 Dünkü savunmamın özeti: Bu ayıp benim değil!
20.08.2026 Alparslan Kuytul'un yalnızlığı
19.08.2026 Abdullah Öcalan: “Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer”
19.08.2026 Silivri mi, İmralı mı?
18.08.2026 Cemaatler şeffaf olabilir mi?
16.08.2026 Cübbeli Ahmet Hoca'ya da sıra gelir mi? |
15.08.2026 Yoksa Süleymancılara kayyum mu atanacak?
15.08.2026 Tarık Çelenk ile söyleşi: “Kimlik Kapanında Ülkem”
23.08.2026 Furkan Vakfı olayı: Dindarın dindara yaptığı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı